Türk sinemasında 12 Eylül

Türk Sinemasında 12 Eylül

Türk sinemasında 12 Eylül konusunun iki açıdan önemi vardır. Birincisi, depolitizasyon sürecine sokulan Türkiye’de toplumsal zihniyetin değişimi sinemayı da etkilemiş; Türk sinema tarihinde de “80 Sonrası” olarak adlandırılan bir süreç başlamıştır. İkincisi, ’80’lerin ikinci yarısından itibaren ardarda, ’80’ öncesi terörü ve 12 Eylül darbesi ile gelen baskı yıllarını anlatan filmler çekilmiştir. Türkiye’nin bir siyasi dönemi, ilk kez böylesine yoğun biçimde sinemaya yansımıştır.

Türk Sinemasında 12 Eylül

Türk sinemasında 12 Eylül yazısının da konusu olan 12 Eylül filmlerinin hiçbirinde doğrudan 12 Eylül darbesi konu edilmemiş, bir siyasi filmde olması gereken doğrusallık yerini çoğu kez dolaylı bir anlatıma bırakmıştır ve hepsi düşsel hikayeler üzerine kuruludur. ’80’ öncesinde sol örgütler içinde yer almış, ceza evinde yatmış devrimci karakterler aracılığıyla 12 Eylül’ün getirdiği baskıları eleştiren filmler hikayeleri farklı olsa da birbirine çok yakın temaları içermektedir. 12 Eylül öncesi ideolojik kamplaşmanın getirdiği sorunları anlatan filmler ise iki gruba ayrılabilir; Terörün nedeni olarak sol eylemcileri gören, doğrudan sol ideolojiyi hedef alan, bu yaklaşımlarıyla 12 Eylül’ün solu sindirme politikalarını açıkça onaylayan filmler ve terörü sebebi belli olmayan bir kaos olarak gören, terörün yarattığı psikolojik yıkımı ön plana çıkaran filmler.

12 Eylül Öncesine Bakış

Av Zamanı

Türk sinemasında 12 Eylül konusunda Av zamanı (Erden Kıran/1988) filminin kahramanı bütün ülkeyi saran teröre ve masum insanların öldürülüşüne dayanamaz. Her şeyi bırakıp Cunda adasında yaşamaya başlayan bir yazardır. Artık yazmanın bile anlamsız olduğunu düşünen yazar içine kapanmış, doğaya sığınarak sakin bir hayat yaşayacağını umut etmiştir. Ancak bir süre sonra kaçışın imkansızlığını fark eder, terör adaya son da sıçramıştır ve onu da bulmakta gecikmez. Erden Kıral, 12 Eylül arefesindeki Türkiye’yi bir avlanma sahası ile özdeşleştirmiş, av ile terörün mantığı/mantıksızlığı arasında bir bağ kurarak yaşam ile ölüm arasındaki ilişkiyi, şiddeti ve terörü sorgulamayı denemiştir.

Av Zamanı gerçek terör olaylarına yapılan göndermelere rağmen, terörün siyasi boyutlarını sorgulayan bir film değildir, terörün yaratmış olduğu psikolojik yıkım öylesine ön plana çıkmıştır. Hayatın ve yazmanın anlamsızlığı, aydının yalnızlığı teması filmin temel sorunsalı haline gelmiş, 12 Eylül Türkiye’si ise fonda kullanılan filmsel bir malzeme olmaktan öteye geçememiştir. Dönem ve mekan, şiddet o sırada ortada olduğu için tercih edilmiş gibidir. Hikayenin geçeceği bir av sahası aranmış ve bulunmuştur.

Sis

Türk sinemasında 12 Eylül konusunda Sis (Zülfü Livaneli/1988) filmi, bir ailenin 1960-78 yılları arasına yayılan hikayesi üzerine kurulmuştur. Devlete bağlı bir yargıcın (Ali Fırat) çocuklarından birinin (Murat) öldürülmesi üzerine, cinayeti farklı bir sol örgütten olan diğer oğlunun (Erol) işlediği kuşkusuna kapılmıştır. Hiç olmazsa onu kurtarmak için giriştiği mücadele ve bu mücadele sırasında devlete olan güvenini yitirişi filmin hikaye örgüsünü oluşturmaktadır. Sis’de, 12 Eylül öncesi Türkiye’ye terör eylemleri içinde yer alan karakterler aracılığıyla bakılır. Aynı evi paylaşan iki kardeş karşıt sol örgütlere girerek birbirlerine düşman olmuşlardır. Ancak bu sürecin nasıl yaşandığı belli değildir, doğrudan böyle bir sonuçtan yola çıkılarak “kardeşin kardeşi vurduğu” klişesine dayalı bir olaylar zinciri yaratılmıştır. Böylece kısa yoldan “şiddet ve terörle” kuşatılmış bir Türkiye atmosferi” oluşturulmuştur. Bıyıklarının kesilmemesi için polise yalvaran çocuk yaşta ülkücü teröristler, klişeleşmiş örgüt söylemiyle konuşturulan solcu militanlar, farklı sınıflardan olmalarına rağmen çocuklarının teröre bulaşmasının acısını aynı duyarlılıkla yaşayan aileler…

Livaneli, sinemasal olarak 12 Eylül öncesi Türkiye’de terörün biçimlendirdiği kaotik bir atmosfer yaratmayı başarmıştır. Ama sorgulamayan, terörün baş aktörü olarak görülen militan gençlerin sadece uzaktan bir bakışla yargılandıktan ve sadece oradan göründükleri biçimiyle “birer hastalıklı tip” olarak betimlendikleri bir kaosturbu, 12 Eylül’ü haklılaştıran bir kaos… 27 Mayıs’ta devlete güveni tam olan yargıç baba yaşadıklarından sonra güvenini yitirmiş, devletten korkar hale gelmiştir. Oğluna işkence yapılacağı düşüncesi onu ürkütür. devletin daha önce aklına bile gelmeyen öteki yüzünü görmüştür, ama buna bir anlam veremez.

1980 Öncesi Sol Harekete İki Karşı Bakış

Öç

Türk sinemasında 12 Eylül konusunda Öç (Mesut Uçakan/1984) filmi sol örgüt üyesi üç üniversite öğrencisinin yurt dışına kaçacakları gün, örgütten koparak İslami ideolojiyi benimsemiş eski bir arkadaşlarıyla girdikleri hesaplaşmayı anlatmaktadır. Filmde ’80’ öncesi terörün kaynağı sol ideolojidir, ama solcu militanlara olumlu karakter olmasalar da nefretle bakılmaz. “Yaptıkları kötülüklere rağmen aslında çok da kötü insanlar olmadıkları, kalplerinin bir yanında hala insanı duygular taşıdıkları” vurgulanır. Öyleyse bu gençleri sol örgütlere, teröre iten şey nedir? Kaçmalarına yardım eden, İslamcı gencin yerini ihbar ederek onları birbirine düşüren Yahudi karakterle bu sorunun cevabı filmin hemen başında verilmiştir. Kurtuluş olarak gösterilen yol ise İslami ideolojidir.

Prenses

Türk sinemasında 12 Eylül konusunda Prenses (Sinan Çetin/1986) filmi üç karakter üzerine kurulmuştur. “Kutsal ve bilimsel dünya görüşü” olarak nitelendirdiği komünizm uğruna her şeyi, ölümü bile göze almış olan bir militandır Tarık. Onun sol hareket içine çekmeye, bilinçlendirmeye çalıştığı sevgilisi Nevres ve ‘şahsi ve özgür bir hayata” kavuşmak için şehri terk edecekken Nevres’e aşık olup gitmekten vazgeçen fotoğrafçı Selim. Solu bir örgüt evinin ürkütücü görüntüleriyle betimleyen ve karikatürize edilmiş militan karakterlerle özdeşleştiren Prenses, solu lanetleme politikalarını destekleyen bir filmdir. Tarık’ın kişiliğinde en katı biçimiyle tanımlanan sol “hayatın karşısında bir ideoloji” olarak gösterilmiştir.

Sağcı basında ise övgülerle karşılanmış, “Eflatun’un mağarasında gölgelerini seyreden devrimcilerin, gerçekçi sinema yapanlara, onların göremediği gerçegi gösterdiği yazılmıştır. Sağ basının yanılgısı Sinan Çetin’i devrimci olarak görmeleridir. Prenses’i “Solun kendisine bakması ve sol fanatizmi eleştirmek için çektiğini söyleyen Sinan Çetin zaten bu filmden sonra kendisini anti-komünist olarak tanımlamıştır. “Ben kendime ihanet edeceğime komünizme ihanet ettim’ diyerek, artık farklı bir dünya görüşü­ne sahip olduğunu ilan etmiştir.

Bu yazıyı Birikim Dergisi 138. Sayısında Hilmi Maktav kaleme almıştır.

Bu yazımızdan keyif aldıysan SinePlus Akademi yeni dönem Film Analizi Kurslarına katılabilir, filmleri izlemenin ötesine geçip onları okuyabilirsin.

Bilgi ve Kayıt için: Tıkla…

Etiketler: , , , ,


sineplus

BURASI MUTLU YÜZLER AKADEMİSİ; EN İYİSİNİ YAPANLAR MERKEZİ…


Bir Cevap Yazın

Fulya Mah. Ortaklar Cad. Güneş Apt. No:12 D:7 Mecidiyeköy
0212 920 00 66 | 0507 089 85 84 | info@sineplusakademi.com

Sitemizde 128 bit güvenlik ve iyzico altyapısıyla güvenle alışveriş yapabilirsiniz.
Her Hakkı Saklıdır © 2017 - SinePlus Prodüksiyon ve Eğitim Hizm. Tic. Ltd. Şti.-Sevgi ve Gözyaşıyla Üretildi.