sinematerapi

Sinematerapi

Sinematerapi konusuna değinmeden önce sinema, insan yaşamına ve hayallerine ilişkin konuları ele alış şekli, kullanılan ses ve görüntü efektleri, oyuncuların duygulara olan hakimiyeti, müzikleri ve daha bir çok yaratıcı özellikleriyle seyirciler üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Günlük hayatımızda meydana gelen zorlu bir olayı anlamaya çabalarken beğendiğimiz bir oyuncunun o hafta yeni başlayan sinema filminde benzer bir olayı, bizim yaşadığımızdan daha farklı bir şekilde, örneğin tarihi veya fantastik bir çerçevede oynadığını düşünelim.

Sinematerapi

Filmdeki oyuncunun yaşamı ve kendi yaşamımız arasındaki benzerliği sinemanın büyüleyici atmosferi altında yakaladığımız anda kendi yaşam anlayışımız oyuncunun sergilediği anlayıştan etkilenecek. Sinemanın seyirciler üzerindeki bu tür etkileriyle sadece yapımcılar ve yönetmenler değil psikoloji dünyası da yakından ilgileniyor. Bu ilgiyle, insan doğasını anlamaya çalışan psikoloji ve insan doğasını yansıtan sinemanın kesişiminde yeni bilimsel çalışma ve uygulama alanları oluşuyor. Bu alanlardan birinde, psikolojik bozuklukların, psikolojik tedavi yaklaşımları ve merkezlerinin, psikolojik tedavi sırasında görev alan uzmanların filmlerde ne şekilde betimledikleri üzerinde incelemeler yapılmakta. Diğer bir uygulama alanıysa “sinematerapi” olarak adlandırılıyor.

Sinematerapi, son zamanlarda gittikçe artan biçimde psikoterapi uygulamalarında kullanılıyor. Şu an için, sinematerapi deyince, başlı başına bir psikoterapi yaklaşımından söz etmekten çok, psikoterapist tarafından seçilen sinema filmlerinin, uygulanan psikoterapi yaklaşımı içinde kolaylaştırıcı bir teknik olarak kullanılmasından bahsediyoruz. Aslında bu kapsamda değerlendirildiğinde çeşitli edebiyat ve sanat ürünlerinin psikoterapide kolaylaştırıcı bir teknik olarak kullanılması, yeni bir yaklaşım değil.

Örnek

Örneğin, bibliyoterapi başlığı altında edebi eserler, hem psikoterapist ve yardım alan kişi arasındaki iletişimi güçlendirmek hem de yardım alan kişinin, sorununun derinliği hakkında iç görü kazanmasına yardımcı olmak için uzun bir zamandır kullanılıyor. Ancak, sinema filmlerinin de edebi eserler gibi kullanılabileceği fikriyle birlikte kitapların yerini sinema filmleri almaya başladı. Sinema filmlerinin lehine olan bu değişimin nedenleri, kitap okumanın film seyretmeye göre daha uzun sürmesi veya sinemaya gitmenin kitap okumaya göre daha yaygın olması gibi avantajlar. Kitap okuyan kişinin, yazarın verdiği ipuçlarıyla, anlatılmak istenen dünyayı kendi iç dünyasında yaratması, deneyimlerine bağlı olarak belirli bir zaman alır. Sinemadaysa aynı anlatım, görmeye ve duymaya dayalı olan ve daha çabuk kavranan ipuçları kullanılarak seyircinin zihninde değil, gözünün önünde ve anında canlandırılır.

Böylelikle sinemada zamandan tasarruf edilirken aynı zamanda inandırıcılığı daha yüksek bir anlatımdan söz edilebilir. Bu durum, uyanıkken rüya görmek gibi de düşünülebilir. Seyirci, güçlü bir kurgu, ses ve görüntü karşısında gerçeklikten koparak kendini filmin içinde gibi hissedebilir. Etkileme gücü ve kapsamı üzerinde çeşitli alanlarda yapı lan çalışmalar, sinema filmlerinin ergenlerdeki sigara içme alışkanlıklarından cinsel davranışlara, toplumsal şiddetten kansere neden olan etkenlerin algılanmasına kadar farklı konularda önemli derecede etkili olduklarını göstermekte.

Filmlerin kolaylaştırıcı etkiyi ortaya çıkarması bibliyoterapinin işleyişiyle ortaklıklar gösteriyor:

Ortaklıklar

  1. Özdeşleşme (Identification): Bu evrede kişiler seyrettikleri veya okudukları karakterlerle kendileri arasında genel bir benzerlik görürler. Bu benzerlik kapsamında bu karakterlerle kişilik yapısı veya yaşanan sorunlar açısından özdeşleştiklerini düşünürler. Karakterle kurulan benzerlik ya da özdeşleşmeyle beraber, karakterin davranışlarının ve düşüncelerinin incelenmesi kişilerin kendi davranışlarını ve düşünce biçimlerini de sorgulamaya başlamalarına aracılık edebilir. Böylece seyircinin veya okuyucunun kendi güçlü ve güçsüz yanlarını keşfetmesi mümkün olabilir.
  2. Katarsis (Catharsis): Kişiler kitaptaki/filmdeki karakterin düşünce ve davranışlarının yanında, duygularıyla da özdeşim kurduklarında, o ana kadar bastırdıkları ya da fark etmedikleri duygular ve iç çatışmaları bir ölçüde bilince taşınır. Filmle veya okunan eserle birlikte bilince taşınan duygular kurgunun yapısı içinde şekillenir ve bu da bir rahatlama sağlar.
  3. İç görü (Insight): Kişiler, kendilerini özdeşleştirdikleri karakterin davranış ve duygularına, karşılaştığı sorunlara ve sorunları çözüş şekline dışarıdan bakarak, kendi durumlarıyla ilgili iç görü kazanabilirler. Daha sonra da bu iç görüyü kendi sorunlarını çözmek üzere kullanabilirler. Eğer özdeşim kurulan karakter, yaratıcı ve başarılı bir şekilde sorunlarını çözebiliyorsa, bu noktada iç görü kazanan kişiler için rol modeli oluşturabilir. Ayrıca kendilerinin uygulamalarına gerek kalmadan, diğer bir deyişle risk almadan da çeşitli çözüm yollarını görebilirler.
  4. Bütünleşme (Universalization): Bu evrede, kişiler yaşadıkları sorunların sadece kendilerine özgü olmadığını, başkalarının da aynı sorunlarla karşılaşabildiğini fark ederler. Böylece hissettikleri yalnızlık ve dışlanmışlık duyguları azalır. Kendi çözümlerini bulmak için umutları artmış olur.

Sinematerapi tekniğini kendi uygulamalarında kullanan bir terapist, John W. Hesley kendi deneyimlerini şöyle aktarıyor:

“ …Babam II. Dünya Savaşı’nda öldüğünde iki yaşındaydım. Annem beni hep, babamın mükemmel, nazik, iyi kalpli ve cesur biri olduğunu söyleyerek büyüttü. Fakat annemin fark etmediği şey şuydu: Babamı her defasında daha çok tanrısallaştırarak tasvir ettiğinde, ben de her defasında babamla asla boy ölçüşemeyeceğime daha çok ikna oluyordum. Böylece, hiç bir zaman babamın olduğu gibi bir adam olamayacağıma inanarak, yetersizlik hissini hep taşıdım.

Er Ryan’ı Kurtarmak Filmi

Daha sonra, Er Ryan’ı Kurtarmak adlı filmi seyrettim ve tuhaf bir şey oldu. II. Dünya Savaşı’ndaki askerlerin aslında ne kadar genç olduklarını ilk kez fark ettim. Aslında onlar sadece yalnız, korkmuş ve yaşamda kalmaya çalışan çocuklardı. Çoğu birer kahraman olmaktan ziyade, ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorlardı. Ve kuşkusuz babam da onlarla aynıydı. Sonuçta, öldüğünde sadece 23 yaşında genç bir adamdı, fakat benim aklımda o hep bir dev gibi kalmıştı. Daha da önemlisi, benim gözümde bir babadan çok, bir kahraman gibiydi. Filmi seyretmek, onun da bir ölümlü olduğunu ve gerçeğin bu olduğunu fark etmeme yardımcı oldu. O gün sinemadan, sanki omuzlarımdan dayanılmaz bir yük kalkmış gibi hissederek ayrıldım .”

İkinci örneğimizdeyse, terapist Birgit Wolz “Fran” takma adıyla bahsettiği, depresyondan yeni çıkmış ve terapiyi sonlandırmak üzere olduğu bir hastasını anlatıyor:

Terapi Seansı

“… Terapiyi sonlandırmak üzere olduğumuz aşamada, seanslardan birine aklı başından gitmiş bir şekilde, çok üzülmüş olarak geldi. Beklenmedik bir şekilde işine son verilmişti, çünkü çalıştığı şirket küçülme politikası uygulamaya başlamıştı. Fran aslında işini sevmiyordu ama çalışma arkadaşlarına çok bağlıydı. İş yerinden kafası allak bullak olmuş bir şekilde ayrıldıktan sonra da, o ruh haliyle hafif yaralandığı bir araba kazasına neden olmuştu. Bu talihsiz olaylar, kendine karşı olan özeleştirilerini, çalışma arkadaşlarından ayrılmaktan ve yaptığı kazadan duyduğu üzüntüyü artırmıştı.

…Fran’e Frida adlı filmi seyretmesini tavsiye ettim ve seyrederken dikkat edilmesi gereken noktaları anlattım. Frida, Meksikalı ressam Frida Kahlo’nun yaşamı boyunca karşılaştığı zorlukları nasıl güçlü ve cesaretli bir şekilde göğüslediğini anlatıyordu. Ressam, acısının onu değiştirmesine ve çektiği acının yaptığı etkileyici resimlere yansımasına izin vermiş, bu da onun zorluklarla baş edebilmesine yardımcı olmuştu. Fran’i filmi, kendisini Frida’nın yerine koyarak seyretmesi konusunda yönlendirdim.

Film Fran’i derinden etkiledi ve kendi için yeni seçenekler keşfetmesinde yardımcı oldu. Filmin yarattığı duygusal etkinin ve filmde Frida tarafından örneklenen rol modelinin yardımıyla, Fran’e kendini anlaması ve bütünleşmeyi sağlayacak aşamaları gerçekleştirmesinde rehberlik ettim.

…Bunların sonucunda Fran, üzüntüsünden kurtularak, kendine güvenini geri kazandı ve fotoğrafçılığa olan tutkusunu iyileşme yoktu. Hastayla olan terapi ilişkisinde de bir ilerleme yoktu. Çeşitli yaklaşımlar çeşitli yöntemler denenmişti ama bunlar pek işe yaramamışlardı.

Diğer Filmler

Psikoterapi içinde filmleri kullanma fikri ortaya çıktığında, terapist seyredilebilecek çeşitli filmleri gözden geçirdi, Yarın Aslında Dündü (Groundhog Day), Postacı (II Postino), Doğum günü 4 Temmuz (Born on the 4th of July), Elveda Las Vegas (Leaving Las Vegas),  Ölü Ozanlar Derneği (Dead Poets’ Society) ve Şahane Hayat (It’s a Wonderful Life) gibi. Fakat Sern, tavsiye, öneri ve yorumlara sürekli olarak direnç gösterdiği için terapist sinematerapi tekniğine, film tavsiyeleriyle başlamamaya karar verdi. Onun yerine, sinematerapi yaklaşımını hastanın durumuna göre değiştirerek, iki seçenek belirledi: Hastanın dünya görüşüne uygun filmlerin yönetmenleriyle ilgili bir tartışma konusu açmak ya da hastanın karşılaştığı güçlüklerle, bu konuları işleyen çeşitli filmleri eşleştirmek. Böylelikle, terapist ve hasta, filmlerin ve filmdeki karakterlerin biyolojik, psikolojik, sosyal ve dinsel boyutlarda hastanın yaşamıyla nasıl ilişkilendirilebileceğini tartışabileceklerdi.

Bergman Filmleri

Terapist, Sern’le aynı ülkeden olan yönetmen Ingmar Bergman’la başlamaya karar verdi. Çünkü, kültürel bağların yanında, Bergman’ın filmlerindeki konu, kavram ve bunların derinlemesine işlenme biçimi önemliydi. Sern’in zekasına uygun olacağını ve hastanın psikolojik halini yansıtacağını düşünüyordu.

Terapist Sern’e Ingmar Bergman’ın filmlerinden bahsettiğinde, Sern şaşkın bir şekilde “Bergman’ı biliyor musun?” diye cevap verdi. Bu noktada terapist iki seçenekli planından ilk seçeneği uygulamanın doğru olduğunu hissetmiş ve Sern’in nasıl açık ve canlı bir hale geldiğini büyülenerek gözlemişti. Sanki hasta-terapist ilişkisinin üzerinden bir örtü kalkmış ve basit bir soruyla bir üst düzeydeki ilişkiye erişilmiş, yeni bir boyut kazanılmış ve kilitli başka bir kapı daha açılmıştı.

Bergman hakkındaki bu ilk konuşma yapıldı. Daha sonra Bergman’ın diğer filmleriyle ve bu filmlerin karanlık, rahatsız edici, ve yoğun temalarıyla devam etti. Sern’in yaşamı ve iç dünyası Fanny ve Alexander adlı filmde yansıtılan aile yapısındaki karışık ve çok boyutlu duygularla, Persona’daki kayıp kazanç temaları, bireysellik ve kimlik mücadelesiyle, Bir Yaz Gecesi Gülümsemeleri’ndeki (Smiles of a Summer Night) kişiler arası yakın ilişkilerle, Yaban Çilekleri’ndeki (Wild Strawberries) hayal gücü, depresyon, başarı, ve yaşlanma konularıyla bağlantı kurularak tartışıldı. Terapist ve Sern, Bergman filmlerinin seyirciyi nasıl derinden etkilediği ve Sern’in hislerinin filmleri seyretmeden önce, seyrederken ve sonrasında nasıl etkilendiği üzerinde duruldu. Bir noktada Sern, Yaban Çilekleri’ni (Wild Strawberries) terapistle beraber ayrı ayrı seyretmeyi ve seyrederken filme olan tepkilerini kaydetmeyi kabul etmişti. Bir sonraki seans bu filmin yarattığı duygular ve bu duyguların Sern’in benlik kavramıyla olan ilişkisine ayrıldı.

Seanslar

Sern sinematerapi tekniğinden çok etkilenmişti ve neredeyse her seansta filmler hakkında bir tartışma başlatıyordu. Hatta alkolle olan savaşını terapistin daha iyi anlayabilmesi için terapiste tavsiyeler verildi. Kayıp Hafta sonu (The Lost Weekend) adlı filmi ve nasıl yaşadığını anlayabilmesi için de Gül ve fiarap’ı (Days of Wine and Roses) seyretmesini tavsiye etti. Seans sırasında “Beni oradaki Jack Lemmon adlı karakter olarak düşün, işte oradaki benim yaşamım” diye de nadir gösterdiği bir duygusallık ekledi.

Diğer birkaç seans, bu filmlerdeki karakterlerin ayrıntılı analizleriyle ve Sern’in bu karakterlerle kurduğu özdeşim tartışılarak devam etti. Bu, terapistin Sern’in yaşamına olan bakış açısını genişlettiği gibi, dolaylı yoldan hastalarından birinin alkolle mücadelesini anlamasını da sağlamıştı.

Terapide filmlerin tartışıldığı seanslar ilerlemekteydi. Sern de, daha enerji dolu olmaya, daha net konuşmaya başlamış ve terapi sürecinde daha sabırlı bir hale gelmişti. İsteksizliği uzun bir süreden sonra ilk defa ortadan kalkmış, terapiye devam etmeye karşı istek duymaya başlamıştı. Böylece, kendi tedavi ve gelişim sürecine daha fazla yüklenmeye başlamıştı.

…Artık duygularını açıklamada daha az direnç gösteriyordu, ve terapinin bir sonucu olarak kendisi hakkında iç görüsü oluşmaya başlamıştı. Sern terapinin son seanslarına kadar, hatta terapinin bitiminden sonra da motivasyonunu korumaya devam etti.”

Yardım alan kişilerin durumuna ve kişisel özelliklerine göre seçilmiş filmler psikoterapi sürecine oldukça olumlu katkılar yapabiliyor. Seyredilen filmler ve sonrasında bu filmler üzerinde yapılan tartışmalar devam ediyor. Terapist ve yardım alan kişi arasındaki terapi ilişkisini güçlendirdiği gibi, hastalara kendilerine dışarıdan bakabilmelerini ve iç görü kazanmalarını da sağlayabiliyor.

Psikolojik Temelli Filmler

Bilim ve Teknik Dergisinde bundan önce yer alan “Sinemada Psikolojik Bozukluklar: Psinema” başlıklı yazıda (Ocak 2006 Sayı:458). Sinema filmlerinde yer alan psikolojik bozukluk tasvirlerinin, gerçekleri yansıtsa da yansıtmasa da bir eğitim malzemesi olarak kullanabilmenin koşullarından bahsedilmişti. Benzer biçimde; insan ilişkileri ve psikolojisi üzerine kurulmuş filmleri sinematerapi amacıyla kullanabilmenin kuralları arasında filmin gerçeklere uygun bir şekilde kurgulanmış olup olmaması önemli olmayabilir. Önemli olan, psikoterapide yardım alan kişiyle terapist arasına ortak bir hikayenin yerleştirilmesi ve bu hikayenin özellikleri üzerinden, yardım alan kişinin sorunlarına olumlu alternatif çözümler bulunması.

Sanatçıların seçimlerine bağlı olarak, sinema filmleri her zaman doğru, gerçekçi ve olumlu çözüm yollarını işlemek zorunda değiller. Yanlış, gerçek dışı veya olumsuz çözüm yollarını işleyen filmler de, ele aldıkları çözümlerin oluşmasını, gelişmesini ve sonuçlarını etkileyici bir biçimde tasvir ettiklerinde, psikoterapide yardım alan kişinin bu tür çözüm yollarını neden elemesi gerektiği konusunda önemli bir kaynak olarak kullanılabilirler. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, olumsuzlukları işleyen filmlerin olumlu yönde kullanılabilmesinin, büyük ölçüde psikoterapistin deneyim ve becerisine bağlı oluşu.

Sonuç

Sonuç olarak, ister televizyonda, ister DVD’de, ister sinemada seyrettiğimiz filmler doğru biçimde, uygun bir işleyiş içerisinde kullanıldığında, boş vakitlerimizi değerlendirme aracı ya da genelde popüler kültürün yansıtıldığı gişe kaygılı yapımlar olmaktan çıkar. “İyileştirici” etkisi olan yardımcı birer kaynak haline dönüşebilirler. Türkiye’de satın alınan bilet istatistiklerine bakıldığında sinema seyircilerinin sürekli artmaktadır. Türk sinemasının da kendisini gittikçe kuvvetlendirdiği bir zaman diliminde, bu gelişimi bilimsel bir perspektife iyileştirme olarak kullanmak gerekir. Bu durum hem seyircilere, hem sinema dünyasına, hem de sinemayı araç edinen bilim dünyasına önemli bir yarar sağlayacaktır.

Bu yazı Doç. Dr. Faruk Gençöz ve Psikolog Başak Türküler Aka’nın  Bilim Ve Teknik (Nisan 2007) Dergisinde yazdıkları “Sinema Tadında Psikoloji – Sinematerapi” başlıklı yazısından alınmıştır.

Bu yazımızdan keyif aldıysan SinePlus Akademi yeni dönem Film Analizi Kurslarına katılabilir, filmleri izlemenin ötesine geçip onları okuyabilirsin.

Bilgi ve Kayıt için: Tıkla…

Etiketler: , ,


sineplus

BURASI MUTLU YÜZLER AKADEMİSİ; EN İYİSİNİ YAPANLAR MERKEZİ...

Bir cevap yazın

Fulya Mah. Ortaklar Cad. Güneş Apt. No:12 D:7 Mecidiyeköy
0212 920 00 66 | 0532 542 08 75 | info@sineplusakademi.com

Sitemizde 128 bit güvenlik ve iyzico altyapısıyla güvenle alışveriş yapabilirsiniz.
Her Hakkı Saklıdır © 2018 - SinePlus Prodüksiyon ve Eğitim Hizm. Tic. Ltd. Şti.-Sevgi ve Gözyaşıyla Üretildi.