Hollywood Stüdyo Sistemi

Hollywood Stüdyo Sistemi

Hollywood stüdyo sistemi konusunda 1910’larda birçok film şirketi Los Angeles’ın batısındaki küçük Hollywood banliyösü ve civarına yerleşmeye başladı. Yarattıkları sistem on yıl içinde sadece Birleşik Devletler’de değil, tüm dünyada sinemaya egemen oldu. Yapımcılığı büyük fabrika benzeri stüdyolara yoğunlaştırmak ve yapımdan tanıtım, dağıtım ve gösterime kadar işin bütün boyutlarını dikey olarak bütünleş­tirmekle, diğer ülkelerin rekabet edebilmek için örnek almak zorunda kaldıkları bir sistem modeli -“Hollywood stüdyo sistemi“- yarattılar.

Amerikan sistemini örnek alma çabalan ancak kısmen başarılı olabildi ve 1925’e gelindiğinde Britanya’dan Bengal’e, Güney Afrika’dan Norveç hatta İsveç’e kadar pazara egemen olan Hollywood stüdyo sistemi değil, daha çok “Hollywood” sistemiydi. O sırada Hollywood dünya pazarlarının çoğunun kontrolünü ele geçirmekle kalmamış, Charlie Chaplin ve Mary Pickford gibi Yıldızları ve yapımlarını da dünyanın en ünlü kültürel ikonları haline getirmişti.

Hollywood önlenemeyen yükseliş dönemi boyunca seri üretim yaparak bilim maliyeti düşürmekten, üretim aşamalarında şirketler arası işbirliğine kadar modern işletme araçlarını, olası tüm rakipler karşısında üstünlük sağlayacak şekilde biçimlendirdi. Maliyet düşürücü üretim yöntemlerini geliştirdi, kendi ürün pazarını tüm dünyayı kapsayacak şekilde genişletti ve sadece Birleşik Devletler’de değil, diğer ülkelerde de önemli kentlerdeki kilit sinema salonlarını satın alarak yapımcıdan tüketiciye film akışını güvenceye aldı. Avrupa ülkeleri Hollywood stüdyo sistemi egemenliğinden korunabilmek için özel vergiler, gümrük tarifeleri, kotalar hatta boykot gibi çeşitli korumacı önlemlere başvurdu ama boşunaydı. Japon pazarı girilmesi zor bir pazar olarak kalsa ve Sovyetler Birliği 1920’lerin ortasında sınırlarını ithalata kapatmış olsa dahi dünyanın geri kalan kısmı söz konusu olduğunda Hollywood filmlerinin ülke perdelerinde standart eğlence haline gelmesi sadece an meselesiydi.

Başarısız Tekelleşme Girişimi

Hollywood stüdyo sistemi konusunda Hollywood’un bu her şeye gücü yeten endüstrinin merkezi olarak onaya çıkma nedeninin, Motion Picture Patents Company’nin sinema sektörünü tekelleştirme girişiminin başarısızlıkla sonuçlanması olduğu söylenebilir. MPPC, 1900’de sadece kendilerinin üretebildiği donanımın fiyatlarını şişirmek için bir “Tröst” oluşturmak üzere birleşen on önemli Amerikalı ve Avrupalı film yapımcısıyla kamera ve projektör imalatçısının birliğiydi. Tröst patentleri birleştirdi ve binlerce kısa film yaptı. Sadece Tröst’ün lisans verdiği ve işbirliği yapan şirketler “yasal” film ve sinema donanımı imal edebiliyordu. Tröst, patentlerinin kullanımını ücretlendirerek kar ediyordu. Bir gösterimcinin, bir projektörü yasal olarak kullanabilmek için birkaç dolan gözden çıkarması gerekiyordu; film yapmak için yapımcılar daha fazla ödüyordu.

Ne var ki, Tröst kontrolünü sürdürmekle zorlanmaya başladı, altı yıl içinde (1909-1914) Carl Laemmle ve William Fox gibi bağımsızlar, şimdi Hollywood olarak tanıdığımız sinemanın tohumlarını ekerek Tröst’e karşı çıktılar. Adolph Zukor, Paramount’u kurdu; Marcus Loew daha sonra MGM olan şirketi yarattı; William Fox kendi film imparatorluğunu biçimlendirdi.

California’ya Yerleşim

Bunlar ve diğer bağımsız gösterimciler ve film yapımcıları daha uzun, daha karmaşık anlatılar meydana getirerek ürünlerini farklılaştırırken, Tröst hala iki makaralık, on beş dakikalık öykülere bağlı kalma eğilimindeydi. Bağımsızlar ucuz dergilere, telif ücreti olmayan romanlara ve başarılı oyunlara saldırdılar. Westernler, bu “yeni” film türlerinin en popüler olanıydı ve dış çekimlere ilginin artmasını sağladılar. Zamanla bağımsızlar Tröst’ün New York karargahının 2000 mil uzağına, güney California’ya yerleştiler; ılıman iklimi, ucuz arsalan ve sendikalardan yoksun oluşuyla, burası düşük maliyetli “uzun metrajlı” film yapmak için ideal bir yerdi.

1912’ye gelindiğinde, bağımsızlar sinemalara yetecek kadar film üretiyordu. Her film benzersiz bir yapım haline geliyor, bol bol reklamı yapılıyordu. 1920’ye gelindiğinde, faaliyette olan 20.ooo’den fazla sinemayla ABD’de sayılan sürekli anan uzun metrajlı “tiyatro filmleri” kolayca izleyici buluyordu. Dış pazarlara dağıtımın ek kar getirdiği anlaşıldı; sessiz sinemanın bu döneminde uzmanlar arayazıları hızla yabancı dillere çeviriyor ve en düşük yapım maliyetiyle dış ülkeler için yeni versiyonlar üretiliyordu.

Bağımsızlar ABD’de gösterimleri de denetlemeye başladı. Var olan 20.000 sinemanın hepsini satın almaya kalkışmadılar; bunun yerine en büyük kentlerde yeni sinema saraylarına yöneldiler. 1920’ye gelindiğinde, sadece öncelikli gösterimlerde kullanılan bu 2000 sinema sarayı ortalama film gelirinin dörtte üçünden fazlasını kazanıyordu. Paramount, Fox ve MGM’in başım çektiği belli başlı Hollywood şirketleri, New York City’din Chicago ve Los Angeles’a uzanan sinema sarayları zincirinden her yıl milyonlarca dolar kar elde ediyordu.

Bağımsızların Örgütlenmesi

Bu sırada bağımsızlar, artık bağımsız olmaktan çıkıp bir sistem haline gelmişti. Bu eski bağımsızların en başarılıları Tröst’ün zengin üyelerinin başaramadığı filmlerin yapım, dağıtım ve gösteriminin kontrolünü elde tutmayı başardı. Bu sağlam temel üzerinden dünyaya egemen olmaya başladılar. Herhangi bir filmin yapım maliyeti 100.000 dolar ya da daha fazlayken, bu filmleri basıp dünyanın her köşesinde göndermek için harcanacak birkaç bin dolarlık ek masraf görece önemsiz kalıyordu.

Bu dünya çapındaki popülerlik kesintisiz üretimi gerektiren bir talep yarattı. Los Angeles bölgesi film çekmek için olası tüm mekan alternatiflerine ek olarak yıl boyu güneş ışığı ve dolayısıyla daha uzun iş günleri sunduğu için bu talebi karşılama konusunda uygun bir yerdi. Yakındaki çiftlikler (şimdi banliyöler yüzünden ortadan kalkmıştır) Ortabatı işlevini görüyordu; Pasifik Okyanusu, Karayip ve Atlantik’in yerini alıyordu; sadece bir günlük mesafede bulunan dağlar ve çöl, westernlere otantik bir duygu katıyordu.

Hollywood Stüdyo Sistemi

1910’ların sonu ve 1920’lerin başında Adolph Zukar’ın Famous Players-Lasky adlı şirketinin başı çektiği başarılı şirketler, büyük ölçekte popüler film yapmak için bir sistem geliştirdi. Bu sistem dışarıda çok beğenildi; dünyanın her tarafından sinema endüstrileri, sistemi incelemek ve mümkünse kopyalamak üzere Hollywood’a temsilciler gönderdi. Fransa, Almanya ve Britanya’dan gelen ziyaretçilerin yam sıra Hollywood, 1930’larda Faşist İtalya’nın sinema endüstrisinin başkanı Luigi Freddi’ye ve Sovyetler Birliği’nde Stalin’in endüstriden sorumlu sadık adamı Boris Shumyatsky’ye de ev sahipliği yaptı.

Hollywood stüdyo sistemi konusunda Hollywood şirketlerinin sunduğu ürünlerin en gösterişlileri genellikle doksan dakikalık uzun metrajlı filmlerdi. On dakikalık haber filmleri ya da canlandırma filmleri tamamlayıcı olabilirdi; fakat gösteriyi satan uzun metrajlı filmdi. Yaklaşık 100.000, bazen de 500.000 dolara ulaşan bir maliyetle üretilen bu filmlerin alışılmadık ve ilginç bir öyküsü olmalıydı. Ne garip ki, bu filmlerin esini Avrupa’dan gelmişti. 1910’larda ithal edilen uzun metrajlı yabancı filmler, o tarz filmlerin hatırı sayılır miktarda izleyici çekebildiğini defalarca kanıtlamıştı. Dönemin bağımsızları satışlarını Tröst kanalıyla yapmayan Avrupalı sinemacılardan bu tarz filmler ithal etti. Dante’nin Cehennemi (1911) gibi saygın İtalyan yapımlarının başarısı, sadece daha uzun filmler için bir pazar bulunduğunu kanıtlamakla kalmadı, geleneksel sınıfın gözünde bu yeni iletişim aracına çok gereksinim duyduğu saygınlığı da kazandırdı.

Bilet Fiyatlarının Artması

1911’de Dante’nin Cehennemi, New York ve Boston’da başarılı iş yaptı. Ortalama iki makaralık bir Tröst filminin ancak iki gün oynatılabildiği yerde Dante’nin Cehennemi iki haftadan fazla gösterimde kaldı. Ortalama bir Tröst filmi 10 sent karşılığında 200 koltuklu bir “odeon”da gösterildiği’ halde, Dante’nin Cehennemi 1 dolar karşılığında 1000 koltuklu kiralanmış yasal sinema saraylarında halka sunuldu. İlk uzun metrajlı filmlerin gerçekten en etkilisi olan D. W. Griffith’in Bir Ulusun Doğuşu (1915) birkaç yıl sonra ünlü bir New York salonunda gösterime girdi ve 2 dolarlık hiç duyulmamış bir bilet fiyatıyla bir yıl boyunca gösterimde kaldı. Yirmi yıldan az bir süre içinde sinema endüstrisi bir yenilik olarak, film satmaktan, bütün bir sistemi ve bu sistemin ülke çapında reklamı yapılan ürünlerini tanıtmak için iyi işleyen bir tanıtım mekanizması geliştirmeye geçmişti.

Hollywood Yıldız Sistemi

Hollywood tanıtım çabalarını yıldız sistemine odakladı. Tanıtımcılar, gelişen orta sınıf kamuoyunun zihninde özel bir şey yaratmak için kitle reklamcılığı ve kitle iletişiminin yeni tekniklerini kullanma sanatını öğrenmeliydi. Yıldız oyuncular, bütün filmleri gözden kaçmayan bir çekicilikle süsleyerek uzun metrajlı filmleri farklılaştırmanın etkili bir aracı haline geldiler. Örneğin 1909’da Carl Laemmle, Florence Lawrence’ın aklını çelip Biograph’tan transfer etti ve ona “IMP Kızı” adını verdi. IMP, Independent Motion Picture Company’nin (daha sonra Universal) kısaltmasıydı. Laemmle sonra yıldızını turneye çıkardı ve gazetelerde sahte ölüm haberi de dahil olmak üzere hikaye üstüne hikaye yayımlattı.

Diğerleri yıldızlarını sahnelerden topladı, Adolph Zukor’un “Ünlü Oyunlarda Ünlü Oyuncular” sloganıyla çığır açan şirketi Famous Players (daha sonra Paramount olacaktı) Monte Cristo Kontu (1912) ile James O’Neil’i, Zenda Mahkamu (1913) ile James Hackett’i, Kraliçe Elizabeth (1912) ile Sarah Bernhardt’ı ve D’Urbervilles’lerin Tess’i ile Minnie Maddem Fiske’yi erkenden yıldız yapabilmişti.

Zukor zaten ünlü olmuş adlan satın alması değil, kendi yıldızlarını yetiştirmesi gerektiğini kısa sürede anladı. Mary Piekford’un 1909’da haftada 100 dolar olan ücreti, Zukor onu günün en büyük yıldızı yaptığı için, 1917’de haftada 10.000 dolara yükseldi. Zukor’un rakipleri kendi “Küçük Mary”lerini yetiştirip, uzun vadeli özel sözleşmlerle kendilerine bağladılar. Hollywood şirketleri kendi yıldızlarının temel öğe olduğu senaryolar hazırlattı. Fakat yıldızlar, stüdyolar için bu kadar önemli olduklarına göre pazarlık gücüne de sahip olduklarını anlamakta gecikmediler. Birçoğu kendilerini sömüren sözleşmelere bağımlı kaldığı halde, en başarılı olanlardan bazıları kendilerini sistemden kopardı. 15 Ocak 1919’da ünlü sahne sanatçıları Charlie Chaplin, Douglas Fairbanks ve Mary Pickford, United Artists’i kurmak üzere yönetmen O. W. Griffith’le birleşip eski stüdyo patronlarından bağımsız olduklarını ilan eden bir bildiri yayımladılar. United Artists, yıldız ağırlıklı filmlerin dağıtımını yapacağını ve böylece yapımcıların kendi yıldızlarının ürettiği zenginliklerden pay alabileceğini duyurdu.

United Artists Başarısı

United Artists, Zorro’nun İşareti (1920, Fairbanks), Robin Hood (1923, Fairbanks), Küçük Lord (1921, Pickford) ve Altına Hücum (1925, Chaplin) gibi filmlerle büyük başarıya ulaştı. Ne yazık ki stüdyo düzenli olarak yeterli sayıda yıldız ağırlıklı film çıkaramadı. Salon sahipleri yılda üç Chaplin, Fairbanks ve Pickford filmi istiyordu; fakat şirket yirmi dört ayda ancak bir tane yapabiliyordu. Salon sahipleri yapımcılara iki yılda bir ilham gelmesini beklemeyi göze alamayıp patronlara geri döndü. Bu nedenle zaman içinde United Artists, büyük Hollywood stüdyolarının katı kurallarından kaçan bağımsız yapımcılar (bazıları iyi, bazıları kötüydü) için bir sığınak haline geldi.

United Artists sıra dışı bir örnekti. Hollywood’un sıradan uzun metrajlı film yapım sistemi sinemalara her hafta çekici filmlerin ulaşmasını garanti etmeye çalışıyordu ve stüdyolar, sinemaları dolduran filmler yapmak için verimli ve maliyet düşürücü yapım yöntemleri geliştirdi. Bu fabrika sisteminin düzenli bir film üretimi için en iyi yöntem olduğu anlaşıldı.

Hollywood Yapım Yöntemi

Hollywood stüdyo sistemi konusunda uzun metrajlı film öncesi günlerde iki standart yapım yöntemi vardı. “Gerçekçi” konular için bir’ kameraman konunun peşine takılır, eylemi kaydeder, daha sonra da kurgusunu yapardı. Vodvil oyunlarından esinlenen ya da edebiyattan alınan filmler için, film şirketleri “Sahneler”i düzenlemek üzere bir yönetmen ve kaydetmesi için bir kameraman çalıştırırdı. 1910’larda öykülü filmlere talep arttıkça, filmleri daha hızlı hazırlamak için yönetmene yardım edecek uzmanlar yetiştirildi. Yazarlar öykü dizileri çıkarıyor, sahne sanatçıları arka planları resimliyor, tasarımcılar uygun kostümler tasarlıyordu.

Çok geçmeden sinemacılar, öyküyü bir tiyatroda sahnelenebilecek şekilde zamansal sıra gözeterek kaydetmek yerine, sıra gözetmeden çekmenin daha ucuz olduğunu fark etti. Planlanan tüm sahneler filme alındıktan sonra bir kurgucu çekimleri senaryoya göre birleştiriyordu. Bunların hepsi maliyetin en aza indirilmesi için dikkatle düşünülüp hazırlanılmış bir plan yapmayı gerektiriyordu. Böyle bir plan, çekim senaryosu olarak anılır oldu.

Hollywood stüdyo sistemi gişe başarısı kazanacak çekim senaryoları hazırlamalıydı. Filmler giderek uzayınca, öyküler de karmaşıklaşarak daha karışık çekim senaryolarını gerektirdi. Senaryo hazırlanmasına dikkat etmek, daha hızlı ve daha ucuz öykülü film yapmak demekti. Her sahnenin süresini dikkatle hesaplamak gerekiyordu. Sinemacılar tekrar çekim ihtiyacını en aza indirme teknikleri geliştirdiler.

Tipik senaryo türünü en başından ilan eder (örneğin komedi ya da dram), kahramanları sıralar ve öykünün bir özetini verir, daha sonra tek tek sahneler halinde senaryoya geçerdi. Film şirketinin yöneticisi, bu senaryodan film yapmayı isteyip istemediğine karar verebilirdi. Proje stüdyo patronu tarafından onaylandıktan sonra, yapımcı asıl yapım düzenini biçimlendirmek için çekim senaryosunu yeniden düzenlerdi.

Thomas Ince’nin Başarısı

Hollywood stüdyo sistemi konusunda Hollywood yapım sistemi icat değil, başta düzenli ve sürekli kar gereksinmesi olmak üzere birçok zorunluluğa yanıt olarak evrilmiş bir sistemdi. Bununla birlikte, 1913’te Mutual’da çalışan yapımcı Thomas Ince’e öncü bir rol atfedilebilir. Ince’in tasarladığı şekliyle standart stüdyo çalışma prosedürü bir stüdyo patronunu, filmin yönetmenini ve bir akış senaryosunu gerektiriyordu. Ince baş yapımcı olarak bir projeyi onayladıktan sonra elindeki binaları film çekimine tahsis eder, yazarları ve yapım sanatçıları gerekli senaryoyu, setleri ve kostümleri yaratmakla görevlendirirdi. Kalabalığı uzak tutmak için bir iç polis gücünün, ahşap setler yandığında söndürmek üzere itfaiyeciler gibi destek sistemlerinin hazır bulundurulması, 1920’lerin başında birkaç hektar alanı kapsayan stüdyo arsalarının, Los Angeles’ın kent ortamında gerçek alt-kentler gibi çalıştığını gösteriyor.

Hollywood stüdyo sistemi konusunda stüdyo patronları bir yıllık film programı önceden belirliyordu. Setler tekrar tekrar kullanılıyor, farklı öykülere uyarlanıyordu. Sanat yönetmenleri setleri tasarlayıp inşa eder, oyuncu yönetmeni yetenekli oyuncular bulur, makyajcılar kusursuz çekici görünüşü yaratır, senaryoların yazıldığı gibi çekilebilmesi için sinematograflar tutulurdu.

Zaman önemliydi; bu yüzden oyuncular filmden filme koşturuyordu. Tekrardan kaçınmak için (örneğin, bir savaş sahnesi sekansı) karmaşık çekimlerde çok sayıda kamera kullanılırdı. Çekim tamamlandığında filmin montajının kolayca yapılıp yapılamayacağını kontrol eden bir akış sekreteri her zaman hazır bulunurdu.

Hollywood’da Dağıtım ve Pazar Kontrolü

Ince, Hollywood stüdyosunun bu “fabrika” tarzı üretim sisteminin öncüsüydü; ama bu sistemden tam ve doğru yararlanmayı Hollywood’a öğreten Adolph Zukor olacaktı. 1921’e gelindiğinde Zukor dünyanın en büyük film şirketine, kendisine ait Famous Players’a son biçimini veriyordu. Beş yıl önce on iki yapımcı ve Paramount adlı dağıtımcıyla birleşerek Famous Players-Lasky Corporation’ı kurmuştu. 1917’ye gelindiğinde Zukor’un bu yeni şirketi Mary Pickford, Douglas Fairbanks, Gloria Swanson, Pauline Frederick ve Blanche Sweet gibi yıldızlan bünyesine katmış durumdaydı. İki yıl sonra, Pickford ve Fairbanks’in United Artists’i kurmak üzere şirketten ayrıldığı günlerde ABD’deki sinemaların dörtte biri düzenli olarak Famous Players fimleri gösteriyordu

Famous Players yılda 50 ila 100 uzun metrajlı filmin blok satışına başladı; bunun anlamı Mary Pickford’un filmlerini göstermek isteyen sinema salonu sahiplerinin, çok tanınmayan Famous Players yıldızlarının rol aldığı filmleri de almak zorunda olduğuydu. Famous Players, yeni yıldızlan sınamak ve yetiştirmek, yeni öykü türleri denemek için bu garantili satışlardan yararlandı. Büyük salon sahipleri bu durumun yaratabileceği risklere karşı önlem almaya başlayınca Zukor işe soyunup kendi sinema salonları zincirini kurdu.

Borsa Dönemi

Bu kadar büyük bir taşınmaz mala sahip olma macerası, eldeki nakitle finanse edilebilecek olandan daha büyük bir yatırımı gerektiriyordu. Bu yüzden Zukor, gerekli 10 milyon dolar için, Kuhn Loeb’in Wall Street’teki yatırım bankacılığı şirketine başvurdu. O sırada Kuhn Loeb, Wall Street’in WASP [Protestan Beyaz Anglo-Saksonlar] egemenliğindeki dünyasının dışında kalan küçük bir Yahudi işletmesiydi: Famous Players gibi batı kıyısının film şirketlerinin genişleme işleriyle uğraşan bu şirket zaman içinde bir finans devine dönüşecekti. Hollywood stüdyo sistemi, New York City’den 2000 mil uzakta olabilirdi, ama muhafazakar ban kıyısı bankerlerinden alınamayan önemli krediler için Zukor, sinema endüstrisine doğudaki paranın kendisinden yararlanılmasını beklediğini gösterdi.

1920’lerde Famous Players, New York Borsası’nda gözü yükseklerde olan bir şirket haline gelmişti. Çok geçmeden diğerleri onu izledi. Marcus Loew, Metro Goldwyn-Mayers’i kurdu. William Fox kendi film şirketini büyütürken, Carl Laemmle de Universal’ı büyütüyordu. Gözü pek bağımsızlardan kurulu United Artists bile bir sinema zinciri kurdu. Böylece dikey olarak bütünleşmiş bir avuç büyük şirket Hollywood’a egemen olup onu tanımlar hale geldi.

Birinci Dünya Savaşı Dönemi

Ne var ki, bu bir avuç şirket için tüm film yıldızlarını ve sinemaları kontrol etmek yeterli değildi. Aynı zamanda pazarlanını ABD sınırlarının ötesine yaymaya ve tüm dünyada dağıtım ağlan kurmaya çalıştılar. Birinci Dünya Savaşı son derece önemli bir fırsat oldu. Diğer ulusal sinemalar sıkıntıdayken, büyük Hollywood şirketleri dünyayı kendi pazarları haline getirmek için harekete geçti. O dönemde uzun metrajlı Hollywood filmlerinin ortalama maliyeti 500.000 dolan pek geçmediği halde, dağıtım ağını bütün dünyaya yaymak, 1.000.000 dolarlık düzenli gelir anlamına geliyordu. Her zaman girişken olan Adolph Zukor, bir dizi görkemli dış anlaşma yapmak konusunda başı çekti ve sesli film öncesi yıllarda dünya pazarı üzerinde güçlü bir denetim kurmayı başardı.

Yurt dışındaki karları en üst düzeyde tutma koşullarını sürdürebilmek için büyük Hollywood şirketleri Motion Picture Producers and Distributors Association of America’yı (MPPDA) kurdular ve uluslararası pazarları açık tutmak için Posta İşletmeleri eski Genel Müdürü Will H. Hays’i işe aldılar. Harding, Coolidge ve Hoover’ın başkanlıkları döneminde ABD Dış İşleri Bakanlığının gönüllü yardımı altında, gayri resmi bir büyük elçi konumundaki Hays’le birlikte MPPDA, yabancı ülkelerin, Hollywood şirketlerini hiçbir kısıtlamayla karşılaşmadan etkinlik göstermelerine izin vermelerini sağlamaya çalıştı.

1920’lerin ortasına gelindiğinde Hollywood stüdyo sistemi sadece İngilizce konuşan Büyük Britanya, Kanada ve Avustralya pazarlarına değil, Almanya ve Sovyetler Birliği dışında Kıta Avrupası’nın birçok pazarına egemendi; aynca Güney Amerika, Orta Amerika, Karayipler’e de girmişti. Bu durum, yalıtılmış yerleşim bölgeleri hariç, rakip stüdyo sistemlerinin gelişimini engelledi. Örneğin Japonya o sırada uluslararası ticaret yapmayan, kendi içine kapanmış bir ülkeydi. Hollywood filmleri Japon izleyici için de popüler olduğu halde yerli bir stüdyo sistemi gelişebildi ve İngiliz ya da Fransız endüstrisinin asla yapamadığı bir şekilde Hollywood’la boy ölçüşebildi. 1920’lerin sonuna gelindiğinde, Hollywood’un önde gelen birçok Alman sanatçıyı ayartması ve büyük Alman şirketi Ufa ile iş anlaşmaları yapmasıyla zayıflamış olsa da, Almanya özerkliğini korumayı bir ölçüde başaracaktı.

Diğer Ülkelerin Koruyucu Yasaları

Hollywood stüdyo sistemi konusunda pek çok ülke Hollywood’un etkisinden korunmak için kendi sinema endüstrilerini destekleyen koruyucu yasalar çıkardı. Almanlar “kontenjan sistemi”ni geliştirdi ve Fransızlar da onları izledi; bu sistemle, Hollywood’dan ithal edilen filmler her yıl için belli bir sayıyla sınırlı tutuldu. 1921’de oluşturulan İngiliz kota sistemi, iç pazarda İngiliz filmlerine belli bir gösterim zamanı ayırmak için tasarlandı; fakat bu sistem Hollywood şirketlerinin, Britanya’da film yapım yerleri açarak “İngiliz” olarak nitelenecek filmler yapmasına izin veriyordu. Aslında Hollywood’un uluslararası tekelinin devam etmesi, diğer ülkelerdeki girişimci sinemaları kendi yerli izleyicilerini memnun etmeye, bir bakıma Hollywood’dan ‘”daha iyisini” yapma mücadelesine zorladı. Fakat uluslararası dağıtımı kontrol eden Hollywood şirketleri film tarzı, içeriği ve kazancının uygun standartlarını belirleyebiliyordu ve belirlemeye de devam edecekti. Ürünün rekabet gücü ne olursa olsun taklitçilik işe yaramayacaktı.

Hollywood Sinema Sarayları

Film yapımı ve dağıtımı, uluslararası Hollywood gücünün üç ayağından sadece ikisini oluşturuyordu. Sinema endüstrisinin patronları paranın salon gişelerinden geldiğini biliyordu ve bu yüzden sinema endüstrisinin üçüncü can alıcı sektörü olan gösterimciliği de bir ölçüde kontrol etmeye çalıştılar. “Hollywood” başlangıçta California stüdyoları ve dünya çapında dağıtım bürolarından oluşan bir grup olsa da, New York’tan Los Angeles’a, Chicago’dan Dallas’a kadar ve kısa süre içinde Londra ve Paris’te, ana caddelere kurulmuş bir sinema sarayları zincirini de kapsar hale geldi.

Modem sinema salonu dönemi, 1914’te Samuel “Roxy” Rothapfel’in New York’ta 3ooo koltuklu Strand’i açmasıyla başladı. Roxy, canlı bir vodvil gösterisini film gösterimiyle birleştirdi. Roxy’nin vodvil gösterisi, sıradan sinema salonlarında izleyicileri cezbeden gösterilerden biraz daha fazlasını sunuyordu. Roxy’nin gösterileri; elli müzisyenden oluşan bir oda orkestrasının ulusal marşı çalmasıyla başlıyordu. Ardından bir haber filmi, bir gezi filmi ve kısa bir komedi filmi gelir, bunları canlı ‘sahne gösterileri izlerdi. Uzun metrajlı film ancak bunların ardından başlardı.

Sinema sarayı sıradan bir salondan daha nitelikliydi. Muhteşem mimarisi ve her an yardıma hazır yer göstericilerin verdiği “klas hava”sıyla üst düzey bir fantezi dünyasını anımsatıyordu. Hollywood stüdyo sistemi konusunda Adolph Zukor, Roxy’nin yeniliklerinin önemini hemen kavradı ve bir dizi sinema sarayını satın almaya koyuldu; böylece tümüyle kaynaşmış bir film yapım, dağıtım ve gösterim sisteminin kontrolünü ele geçirdi.

Roxy Dönemi Sona Eriyor

Roxy, ticari girişimini sürdüremeyerek salonu sattı. Ne var ki, Chicago’dan Balaban & Katz, sinema sarayı imparatorluğundan milyonlarca dolar kazanacak ticari bir sistem getirdi ve Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonraki dönemde öncü gösterimciler, karlarını arttırmak için bu Chicago şirketinin olağanüstü başarısını örnek aldı. Adolph Zukor, Balaban & Katz’la ilişki kurdu ve ikisi birleşip üç ayaklı egemenlik stratejisiyle Hollywood stüdyo sisteminin doğruluğunu göstererek 1925’te Paramount Pictures’ı yarattı.

Balaban & Katz’ın başarısı Ekim 1911’de Central Park Theatre’ı açtıklarında başladı. Bu büyük sinema sarayı dolaysız bir başarı haline geldi ve şirketin planlama sorumlusu ve başkam olarak Sam Katz, Chicago merkezli işlerinde son derece başarılı olmuş para babalarından bir birlik kurdu. Sears-Roebuck’ın başkanı Julius Rosenwald; sakız kodamanı William Wringley Jr.; Chicago’nun taksi kralı ve daha sonra kiralık araba ağını kuran öncülerden John Hertz. Aldığı destekler sayesinde Balaban & Katz hızla büyüdü ve yeni doğan film gösterim sektörünü, marjinal bir boş zaman işinden eğlence ekonomisinin merkezi haline getirdi.

Sinema Saraylarının Mimarisi

Sinema sarayının mimarisi, halkı dış dünyadan yalıtıyor ve eğlence için geniş bir sahne sağlıyordu. George ve C. W. Rapp kardeşlerin yönettiği Chicago mimarlık firması, klasik Fransız ve İspanyol tasarımıyla çağdaş art deco yorumlar da aralarında olmak üzere, neredeyse tüm geçmiş çağlardan ve çağdaş yerleşimlerden öğeleri birbirine karıştırarak yeni tarz sinema salonları tasarladı. Sinemaya gidenleri kemerler, heybetli merdivenler ve (Versailles’daki Aynalar Salonu’ndan esinlenen) büyük sütunlu lobiler karşılayacaktı. Cepheler de yine son derece etkileyiciydi. Güçlü dikey çizgiler, bitişik vitrinlerin üstündeki çok yüksek kuleler, pencereler ve yükselen çıkıntılar, gömme sütunlarla belirginleştiriliyordu. Asıl sinema binası alçıdan yapılma parlak mor, altın sansı, gök mavisi ve kırmızı süslemelerin üzerine tutturulduğu dimdik, çelik bir yapıydı. Kocaman çelik payandalar bir ya da iki balkonda binlerce kişiyi taşıyordu.

Binanın dışındaki devasa ışıklı tabelalar kilometrelerce uzaktan görülebilirdi. Birkaç dükkan boyu yüksekte bulunan yazılar rengarenkti. Bunların arkasında vitraylar ışıklan lobiye yansıtır, kiliseleri andıran bir atmosfer yaratıp sinemayı geçmişin geleneksel, saygın kurumsal mimarisiyle ilişkilendirirdi. İçerideyse, seyircileri etkileyip heyecanlandırmak için tasarlanmış bir dizi antre, hol, fuaye, lobi, dinlenme ve bekleme salonu hazırlanmıştı. Lobiler ve fuayeler -mutlaka bir fark aranacaksa- fantastik dış mimariden daha görkemliydi.

Bir yorumcu Balaban & Katz sinemalarını çay içilebilen ve balolar düzenlenebilen büyük oteller ya da şatafatlı salonlarla eş tutuyordu. Balaban & Katz yükselmek, sınıf atlamak isteyen müşterilerine, kodamanların uğrak yerine geldiklerini hissettirmeye çalışıyordu.

Sonuç

Hollywood stüdyo sistemi, Büyük Kriz öncesi sallantılı günlerde zirvedeki yerini koruyordu. Endüstriyel bir kurum olarak Hollywood, popüler eğlence dünyasına daha önce hiçbir kurumun başaramadığı kadar egemen olmuştu. Sesli sinemaların ortaya çıkışı tiyatro ve vodvilin rekabetini kolaylıkla ortadan kaldırdı. Fakat krizle, yeni radyo ve tv teknolojileriyle hızlanan değişim dönemi başlamak üzereydi. 1920’lerin sonunda ve 1930’lar boyunca Hollywood, azalan izleyici, bazı denizaşırı pazarların kaybedilişi, sansür tehlikeleri ve anti-tekel yasaları gibi bir dizi şok yaşadı. Fakat öncülerinin attığı sağlam temeller sayesinde, Hollywood kısa süre içinde yeni şartlara uyum sağlayarak ayakta kalmayı başardı.

Bu yazımızdan keyif aldıysan SinePlus Akademi yeni dönem Film Yapım ve Yönetmenlik Kurslarına katılabilir, film çekmenin inceliklerini öğrenebilir, iyi film çekmek için kendini geliştirebilirsin.

Bilgi ve Kayıt için: Tıkla…

Etiketler: , ,


sineplus

BURASI MUTLU YÜZLER AKADEMİSİ; EN İYİSİNİ YAPANLAR MERKEZİ...

Bir Cevap Yazın

Fulya Mah. Ortaklar Cad. Güneş Apt. No:12 D:7 Mecidiyeköy
0212 920 00 66 | 0507 089 85 84 | info@sineplusakademi.com

Sitemizde 128 bit güvenlik ve iyzico altyapısıyla güvenle alışveriş yapabilirsiniz.
Her Hakkı Saklıdır © 2017 - SinePlus Prodüksiyon ve Eğitim Hizm. Tic. Ltd. Şti.-Sevgi ve Gözyaşıyla Üretildi.